
1800’lerin ilk yarısında dünyaya gelmiş Bağdatlı bir imam olan Abdurrahman Efendi önce Bağdat’tan Şam’a göç eder. Kendi ifadesiyle Şam’da yaşarken başından geçen iktisadi zorluklar onu şahsen bir tanışıklık hukuku olan Kaptan-ı derya (Deniz Kuvvetleri Komutanı) Ateş Mehmed Paşa’nın yanına, yani payitaht İstanbul’a gitmeye sevk eder. Ateş Mehmed Paşa, Abdurrahman Efendi’yi himayesine alır ve onu deniz kuvvetlerine imam olarak tayin eder. Miladi 1865 yılının Eylül ayında Sultan Abdülaziz mühürlü bir emirname, deniz kuvvetlerinden İzmir ve Bursa isimli iki geminin okyanus güzergahını takip ederek Basra’ya ulaşmasını emreder. Sultan Abdülaziz, şehzadelik zamanında –annesi Pertevniyal Valide Sultan’ın da hususi takibiyle- çok iyi eğitim almış bir padişahtı. Resim sanatına olan yakın ilgisi onu teknik resim çizmeye yönlendirmiş, Osmanlı donanmasına ısmarladığı gemilerin teknik çizimlerinin tamamını bizzat kendisi yapmıştı. Bu sebeple deniz keşiflerine ayrı bir ilgisi vardı. Padişahın Basra’ya göndermek üzere hazırlattığı gemiler için Bağdatlı Abdurrahman Efendi mürettebatta din görevlisi olarak bulunma niyetini Mehmed Paşa’ya bildirir ve nihayetinde kabul alır. Hazırlıklar yapıldıktan sonra İzmir ve Bursa isimli iki gemi İstanbul’dan ayrılır. Okyanusa açılan gemiler Akdeniz ve Cebeli Tarık boğazlarının aşılmasını müteakip Afrika kıyılarını takip etmeleri gerekirken güzergahın kaybedilmesi, iletişim imkanlarının kısıtlılığı ve sert hava koşullarının da etkisiyle Latin Amerika ülkesi Brezilyanın kıta sahanlığına kadar savrulurlar. Devamında Rio De Jenario’da siyahi Afrika kökenli insanların yaşadığı bir kıyı kasabasına demir atarlar. Türk gemisinin geldiğini haber alan Afrika kökenli yöre halkı “yamyam ve barbar” olarak betimledikeri Türklerin nasıl insanlar olduğunu görmek için gemiye gelirler. Gemideki kumandan, mürettebat askerleri ve din görevlileri ile tanışırlar. Abdurrahman Efendi, kaleme aldığı seyahatnamesinde Portekizce diline vakıf olmadıkları için buradaki insanlarla ilk başta anlaşmakta güçlük çektiklerini aktarır, ancak “İyo Müslim” şeklindeki selamlamalarından dolayı Müslüman olduklarını anladıklarını belirtir. Yaptığı araştırmalar neticesinde bu insanların transatlantik köle ticaretleriyle Afrika’dan Amerika kıtasına getirilen insanların torunları olduğu kanaatine varır. Abdurrahman Efendi getirilen yüzbinlerce kölenin içerisinde Müslüman olanların küçük bir azınlık olması ve sosyoekonomik yaşam koşullarının müsait olmamasının bir neticesi olarak dini bilgiden yoksun olduklarını görür. Bu kanaati bölgedeki Müslüman gençlerin imam efendiden İslamiyet’in buyruklarını kendilerine öğretmesi talebi takip eder. Zira bölge halkının yaşlı nüfusu azaldıkça genç nesli besleyecek bir ilmi damar kalmamış, zor yaşam koşulları ile de dini öğretim neredeyse yok olmaya yüz tutmuştur. Hal böyle olunca sorumluluk sahibi bir Müslüman olarak Abdurrahman Efendi’nin bu talebe olumlu yanıt verebilmesi için kendi gemi komutanından izin alması gerekmektedir. Komutan bu durumun gizlice yürütülen bir misyonerlik faaliyeti gibi algılanacağından ve devletlerarası sorun oluşturabileceğinden endişe duyarak izin vermek istemez. Abdurrahman Efendi buradaki halkın en basit dini bilgilerden bile bihaber yaşadıklarını, böyle devam ederse sapkın inançların etkisi atında dinlerini tamamen unutacaklarını söyleyerek komutanın manevi duygularını harekete geçirmeye çalışır. Tam 3 gün süren değerlendirme ve istişareler sonucunda komutan “bu diyara bizden başka Müslüman ayak basmamıştır. Müslümanların eksiklerini gidermek üzerimize farzı ayn’dır. Umulur ki Allah bu niyetimizden hoşnut olur” diyerek imama görev kağıdını verir.
Abdurrahman Efendi için bambaşka bir hayat serüveni böylece başlamıştır. Bölgede mukim Yahudi bir tercümandan Portekizcedeki zaruri kelimeleri öğrenerek ezberlemeye başlar. Müslüman ahalinin kendisine vakfettiği evi mescide dönüştürerek gençlerden ve yaşlılardan istekli olanları yoğun bir eğitime alır. İslam’ın şartlarını, temel kurallarını, namaz hakkındaki hadis külliyatını, amme cüzünü (kuranın nebe suresi ile nas suresi arasındaki surelerini kapsayan son cüzü), Allah’ın sıfatlarını, peygamberleri, ibadetleri doğru ikame etmek için gerekli ilmihal bilgilerini her gün öğle namazı sonrası yaptıkları derslerde öğrencilerine öğretir. Dil konusundaki eksiklerini zamanla gideren Abdurrahman Efendi, Arabi hurufatla Portekizce dilinde bir ilmihal yazarak tarihe eşsiz bir kayıt düşer. Abdurrahman Efendi toplum içinde zamanla elde ettiği saygınlıkla beraber bir hakemlik rolü edinmiştir. Farklı kabileler arasındaki liderlik yarışlarında “Fa” adı verilen reislerin arasını bulmaya çaba gösterir. Dini bilgileri kabul ettirebildiği ölçüde İslam’a mugayir davranışları da topluma terk ettirmeye odaklanır. Yemek davetlerinde şarap tüketmeleri, yeni doğan çocukları vaftiz etmeleri, ölüleri gusül aldırmadan Hıristiyan ritüellerine göre gömme alışkanlıkları, nikah akdi gerçekleşmeden 1 gece önce erkeğin nikahlanacağı kadını cinsel açıdan tecrübe edip karar vermesi şeklindeki gayrı meşru evlilik yöntemi ve benzeri birçok durum Latin Amerika coğrafyasındaki Müslümanlara özgü kimlik kargaşasının birer neticesiydi adeta.
Abdurrahman Efendi bu türden birçok yerleşik geleneği olanca gücüyle yıkmaya çalışır ve belli ölçüde başarıya ulaşır. Abdurrahman Efendi Rio de Janerio’dan sonra sırayla Salvador, Marnempugo, Lugabiryanti şehirlerinden gelen davetlere de icabet etmiş ve irşad faaliyetleri sebebiyle ikamet etmiştir. Uzun yıllardan sonra (Brezilya’da toplamda kaç yıl ikamet ettiğini net olarak bilmiyoruz) kendi ifadesiyle “dersaadetin hasretiyle yandığı” gerekçesiyle Osmanlı topraklarına dönmeye karar verir. Tüccarlara ait ticari bir gemi ile sırayla Lizbon, Kurtuba, Fas, Tanca, Cezayir, Malta, Mısır, Cidde limanlarına uğrayarak buradaki izlenimlerinden de seyahatnamesine anektodlar düşer. Cidde limanına vardıktan sonra Hacc vazifesini ifa etme düşüncesiyle karayoluyla Mekke’ye ulaşır. Mekke’den sonra önce gençliğini geçirdiği Şam’ı ziyaret eder. Arkasından da Latin Amerika hikayesinin başladığı ilk durağa, çok sevdiği İstanbul’a kavuşur. Hayatının Brezilya evresinde kaleme aldığı günlüklerden oluşan “Brezilya Seyahatnamesi” Abdurrahman Efendi’den bizlere ulaşan yegane vesika olmasının yanısıra Latin Amerika coğrafyası ile aramızda bir gönül bağının varlığını hatırlattığı için canlılığını korumaktadır.

Yorum bırakın